6 Nisan 2017 Perşembe

Yavaşla

Yaşayıp bitirmemeli insan hayatı bir solukta. Yavaş çekmeli nefesini içine, yavaş vermeli geri. Durmalı bazen, düşünmeli. Dışarı çıkmalı varlığının​. Zaman tanımalı kendine, izin vermeli ruhuna; sindirmek için deneyimlerini, deneyime indirmek için öğrendiklerini. Hücrelerine yazmalı bilgiyi uçup gitmeden, yakalamalı. Yakalamak, saçının teline, kalbinin ortasındaki ruhunun nefesine yazmak, DNAsına kazımak için uyanmalı, uyanık olmalı, bilincinde yaşamalı her anını.



21 Mart 2017 Salı

Yeni Yılınız Yine Kutlu Olsun

Kutlayacak ne çok şeyimiz var 😊

Bugün yine yeniden yeni yıl, Nevruz. Nev=Yeni Ruz=Gün.

Orta Asya'dan Balkanlara kadar (benim bildiğim) çok geniş bir bölgede kutlanan Nevruz, kuzey yarıküredeki ulusların kendi kültür değerleriyle yoğurup sembolleştirdiği, esas olarak baharın gelişinin kutlandığı bir gündür.

2010'dan başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart'ı "Dünya Nevruz Bayramı" olarak kabul etmektedir.

Nevruz geleneğinin tarihin en son Buzul Çağı'nın bitmesinden hemen önceki günlere yani 15.000 yıl öncesine kadar uzandığı söylenmektedir. O zamanlarda mevsimler insanların hayatında şimdikinden çok daha büyük bir öneme sahipti. Yaşamla ilgili her şey mevsimlerle çok yakından alakalıydı. Zorlu, soğuk, güneşsiz, karlarla kaplı, imkânsızlıklarla dolu bir kışın ardından havanın ısınmaya başlamasıyla karların erimesi, toprağın uyanışı, doğanın tekrar canlanması, bereketin gelmesi, hareketin başlaması anlamına geliyordu nevruz. Birçok kültürde farklı ve birbirine benzeyen efsanelerle bezenmiştir bu uyanışın başlangıcı. Nevruzun, nevruz ateşinin birkaç farklı hikâyesini bulabilirsiniz. Bir tanesi şöyle:

Efsaneye göre; Moğol ilinde Oğuz Han soyundan İl Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han, Moğol ülkesine savaş açtı. İl Han'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. İl Han'ın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız İl Han'ın küçük oğlu Kıyan, eşi Nüküz ve yeğeni ile kaçıp kurtulmayı başardılar. Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeye karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağda dar bir geçide vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akarsular, pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyve ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrı'ya şükrettiler ve burada kalmaya karar verdiler. Bu yere "maden yeri" anlamında "Ergene Kon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüzyıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki, Ergenekon'a sığamadılar. Atalarının buraya geldiği geçidin yeri unutulmuştu. Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı eritilirse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler. Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı. İl Han'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar. Ergenekon'dan çıktıkları gün olan 21 Mart'ta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırdılar, demir kıpkırmızı olunca önce Hakan, daha sonra beyler, demiri örsün üstüne koyarak dövdüler. Bugün hem özgürlük hem de bahar bayramıdır. (Kaynak: wikipedia)

Ben araştırırken birçok gelenek ve bayramın, kutlamanın kökeninin aslında aynı olduğunu hissettim. Örneğin Kırım Tatarları geleneğine göre nevruz bayramı kutlamalarında erkenden kalkarlar, ağaçtan bir dal kesip bu dala Çiğdem, Kardelen gibi erken bahar çiçekleri asarlarmış. Çocuklar bu dalı alarak topluluklar halinde kapıları tek tek gezip kapıda Navrez (Kırım Tatarlarının Nevruza verdiği isim) türküsünü söylerlermiş. Ev sahipleri de yumurta, şeker gibi yiyecekleri çocukların sepetlerine koyar, verdikleri mendilleri de dala bağlarlarmış. Bütün evler dolaşıldığında çocuklar verilenleri kendi aralarında pay ederlermiş.

Örneğin Azerbaycan’da nevruz geleneğinde yumurta ve tavşan da varmış. Ülkemizde de çeşitli bölgelerde Nevruz kutlamalarında yumurta boyanır.
Bunlar size de Şeker Bayramı geleneğini, Cadılar Bayramı’nı, Paskalya Bayramı’nı hatırlatmadı mı?
Biraz da günden, geceden, güneşten, mevsimden söz edelim. Bildiğiniz gibi 21 Mart ilkbahar ekinoksudur. Gece ve gündüzün eşitlendiği günlerden biridir yani. Dün (20 Mart 2017) saat tam 10.28’de güneş ışınları ekvatora tam 90 derece açıyla geldi. Böylece gezegenimizin iki kutup noktası da aynı anda güneşi gördü ve ardından güneş artık kuzey yarıküreye doğru kaymaya dolayısıyla kuzey yarıküremizde günler uzamaya başladı. Bu durum senede sadece iki defa yaşanmaktadır. Bir sonraki sefer 22 Eylül 2017 günü saat tam 20.02’de gerçekleşecek bu defa güneş her zamanki adaleti ile güney yarıküreye yaklaşmaya başlayacak. Kuzey yarıküreye sonbahar gelip kış yaklaşırken güney yarıküreye yazın habercisi ilkbahar gelecek. Benim gibi ilkbahar-yaz insanıysanız güney yarıküre uçak biletlerinizi vakit kaybetmeden alın derim 😊

Daha yazacak çok şey var da sıkılır, okumazsınız diye korkuyorum 😜 siz kendiniz araştırın artık, bitireyim yavaş yavaş.

Eski insanlar bilgelikleri ile işte bütün bu döngüleri takip edip, hesaplayıp hayatlarını dünyanın, güneşin, yıldızların konum ve hareketlerine göre yaşamış, kültürlerini de hepimize destanlar, bayramlar, gelenekler, inanışlar olarak miras bırakmışlardır. Ve elbette dünya gezegeninde yaşayan tüm insanlığın DNA kardeşliği şeklinde birbirine kuzen olduğu bilgisiyle tüm bu miras her ulusta birbirinden farklı ve birbirine şaşırtıcı derece benzer bir biçimde tüm kültürlerde yaşamaya devam etmektedir.

Sevgi ve barış dileğiyle,
Nevruz Bayramınız kutlu olsun 💖

5 Mart 2017 Pazar

Mandala

Sanattır bireyi evrim merdiveninde bir basamak daha yükselten, ruhu büyüten, bireyleri toplum toplumları bir yapan. Sanatla dolu, hep ileri giden bir dünya dileğiyle...


Bir nokta ile başlar her şey, tıpkı ana rahmine düşen bir tohum gibi. Ardından noktayı çevreleyen bir daire.
Tek tek, nokta nokta işlenir mandala. Dairelerle, çizgilerle büyür, daha küçük daireler doldurur boşlukları, kalanları çizgiler, noktalar. İlmek ilmek işlenen bir dantel gibi büyür gitgide. Tıpkı yaşam gibi.
Sabırlı olmayı öğretir mandala, yavaş olmayı. Aceleye gelmez güzelliği yaratmak. Koyduğunuz her bir noktada, çizdiğiniz her bir dairede, çizgide büyür, olgunlaşır zamanla. Görünür olur. Gözünüzün önünde büyür, büyüdükçe güzelleşir, güzelleştikçe daha da içine çeker sizi. Sizden gelir çünkü, içinizdeki sizi yansıtır. Bir kendini arayıştır aslında. Kendinizi çizer, ruhunuzu bulursunuz içine girdikçe. Eklediğiniz her sembolde değer katar ruhunuza, ruhunuzdan gelir çünkü. Aynası olur varoluşunuzun. Her deneyimin varoluşa anlam katması gibi anlam bulur. Dile gelir, başlar size sizi anlatmaya, anlamı anlatmaya. Herkese göre değişir anlattığı. Bir fark ediştir. Kendi anlamını fark ediş. O anda hangi arayıştaysanız onu fark ediş. Siz bile bilmezsiniz neyi aradığınızı ta ki fark edene kadar. Bir serüvendir. Ne aradığınızı bile bilmezken başlangıçta, sonunda mutlaka arayışınızı, aradığınızı bulduğunuz bir serüven.
İçinde yaşarken tamamını görememektir. Arada bir durup uzaktan, dışarıdan bakmanız gerekir neye dönüştüğünü anlamak için, bütününü görebilmek için, tıpkı hayatınız gibi... Özgür bırakıp büyümesine izin vermelisiniz çok da kontrol etmeden, rahat bırakırsanız kendiliğinden akar gider, sizi bile şaşırtır sonunda. Mükemmel olması gerekmez çizgilerin, dairelerin, siz nasıl olmalarını isterseniz öyle olmalıdır zaten, tıpkı yaşamınız gibi.
Her mandala anlam kazanan, deneyime inen, bedenlenen bilgi gibidir, sizden gelen ve size değer katan...

31 Aralık 2016 Cumartesi

Zil çalıyor, kapınızda kocaman bir çuval...

Neler gördük, neler geçirdik... 2016 acısıyla tatlısıyla, götürdükleriyle, getirdikleriyle bizimdi. Her şeye rağmen bizim yılımızdı. Mikrodan makroya hep birlikte yarattık onu. O yüzden kızmayın ona, dışlamayın onu 2017'i görünce.
Sevgiyle gönderelim 2016'yı...

Yeni olan, yaşanmamış, görülmemiş, tüketilmemiş olan merak uyandırır.

Yeni yıl; umutlar var onun içinde, hedefler var, heyecan var, yeni başlangıçlar var, bırakışlar var istemediklerimizi, yakalayışlar var uçuşan hayallerimizi...



Yeni yıl her şeyi taşır sırtındaki çuvalda, zili çalar ve çuvalını yığar kapımızın önüne. İçinde işimize yarayan yaramayan bir sürü şey olan o koca çuvalı öylece içeri alırsak baştan kabul etmiş oluruz, "ne çıkarsa bahtımıza..."

Çabalayıp almamız gerekir istediklerimizi, gerçek yapmamız gerekir hayallerimizi. Önce ne istediğimize karar verip sonra da harekete geçmemiz gerekir. En önemlisi karar vermektir çuvalın içinden ne alacağımıza. Karar verdikten sonra bakarız çuvalın içine uçuşan milyonlarca dilek içerisinden hemen görüveririz kendimizinkini, oradadır. Uzanıp alıversek? Bazen olur hemen, bazen de bir bakarız ki istediğimiz şeyin kendisi değil de bir resmi var ve resmin arkasında nasıl, ne zaman olacağına dair bir reçete. Reçeteyi alıp okuyup, rotamızı çizip harekete geçeriz ve hedef gittikçe yaklaşır yaklaşır, sonunda zafer bizim olur. Ne kadar istekliysek, ne kadar kararlıysak, ne kadar çaba sarf edersek o kadar fazla şey alırız çuvaldan.

Yeni yılın zilinizi çalıp, kapınıza bıraktığı o çuvaldan ne çıkmasını istiyorsunuz? O istediklerinizi, hayallerinizi elde etmek için neleri göze alırsınız? Ne kadar kararlısınız? Ne zaman eyleme geçeceksiniz? Nasıl bir yol izleyeceksiniz?

Haydi, ne duruyorsunuz? Baksanıza çuvalın içine... Başlasanıza...

27 Kasım 2016 Pazar

Direksiyonda hep sen mi olacaksın?

Bir yolculuğa çıkacağım. Sonucunda çok istediğim bir yere ulaşacağım bir seyahat bu. Yanımda sevdiğim bir arkadaşım. Arabayla gideceğiz. Tüm hazırlıklar tamam, son kontrolleri de yaptım. Rotayı çizdim, her ihtimali düşündüm, tüm olasılıkları hesapladım. Sözleştiğimiz saatte arkadaşım gelip aldı beni. Trafikteyiz, kimi zaman akıyor, kimi zaman tıkanıyor. Arkadaşım bir ara yol boşken sağa sola kırıyor direksiyonu, dans ediyor sanki arabayla, bende bir huzursuzluk, başlıyorum içimden söylenmeye (Bak ya nasıl sürüyor arabayı!) seslenmiyorum. Ama artık gitmesi gereken yoldan gitmeyip de başka bir yola sapınca dayanamıyorum “Yanlış yola girdin”. Arkadaşım gayet sakin “Rahat ol”.
“Rahat mı olayım? Ben rotayı belirlemiştim. Gitmemiz gereken yol bu değil. Tüm olasılıkları hesapladım ben!”.
Arkadaşım “Güven bana, bu yolu seveceksin, etrafına bak, ne güzel manzara” diyor ve pencereden dışarı bir bakıyorum ki (aslında az önce de bakıyordum ama o ana kadar fark etmemişim) çeşit çeşit, daha önce varlığından bile haberdar olmadığım türde ağaçlar, aşkından çiçekli sarmaşıklarla sarmaş dolaş olmuş ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla giden bir tren yolu, tren yolunun kıyısında duvarları yosun tutmuş, taştan, eski, tek katlı bir bina... Düşüncelere dalıyorum bir an, “minicik bir istasyon binası, kim bilir ne yolcular geçti bu istasyondan, kalanlar kimleri gönderdi, neler bıraktılar gidenler geride…” Birden uyanıveriyorum düşüncelerimden, arkadaşım arabayı rayların üzerinde durduruyor, öylece bırakıveriyor tren yolunun orta yerine. (Burada mı duracak? Ya tren gelirse? Zaten neden durduk ki, daha kat etmemiz gereken onca kilometre varken? Zaman kaybetmememiz gerek) Hemen müdahale ediyorum ve öğreniyorum ki o tren yolu artık kullanılmıyormuş, yakınlarda bir yerlerde de arkadaşımın anneannesi oturuyormuş.
Ağaçlardan tünele dönüşmüş minik bir patikadan geçiyoruz - anlatacak ne çok şeyi vardır o patikanın- yukarı bakıyorum, dallardan, yapraklardan, sarmaşık çiçeklerinden gökyüzü az buçuk görünüyor, aralıklardan güneş göz kırpıyor ha bire yasak bir aşka davet edercesine, bir beyaz, bir mavi, bir yeşil. Sanki bir anda cennette buluverdim kendimi diye bir düşünce çakıveriyor zihnimin kıvrımlarında ve geldiği gibi de yok oluyor, hiç var olmamış gibi. Saate bakıyorum, “Çok oyalanmayalım, daha bir sürü yolumuz var. (arabayı ben kullansaydım yolu yarılamış olurduk)” diyorum, daha beş dakika geçti hâlbuki. Arkadaşım bana bakıyor ve kalbini de katarak gözlerine, sıcacık gülümsüyor. Derken hep hayalini kurduğum türden, doğanın tam ortasında bir eve ulaşıyoruz. Geçen onca yıla, sıcağa, soğuğa rağmen hala sapasağlam duran ahşap kapının pirinçten tokmağını vuruyoruz. Kapı olanca ağırlığıyla tüy kadar hafifmişçesine açılıyor ve işte bembeyaz saçları, pembe yanakları ve ruhundaki dinginliği içinde barındıran ışıl ışıl gözleriyle anneanne karşımızda. Sevgiyle kucaklayıp buyur ediyor bizi. Kapıdan içeri girdiğimde gözlerim kamaşıyor, her yanda saksılar, rengârenk çiçekler… Başka bir cennet köşesine daha girmiş gibi hissediyorum, bu his de bir an sürüyor, çünkü gözüm saatte, aklım yolda, fikrim varış noktasında.
avluda kahve keyfi

Arkadaşımsa avluda dolaşıyor, saksıları yokluyor, çiçekleri kokluyor, öz çekim bile yapıyor, beni de çağırıyor, istemeye istemeye gidiyorum. Anneanne, arkadaşım ve ben bir öz çekimde buluşup ölümsüzleşiyoruz. -Deli ediyor beni bu rahatlığı!-
Anneanne nasıl mutlu, “Aceleniz ne? Bir kahve içmeden hayatta göndermem!” diye tutturuyor. (Bir de kahve mi içeceğiz -bu sevgi dolu cennet köşesinde!- Bu yol bitmez. Direksiyonda ben olsaydım…) Kahveler gelmeden mis kokusu sarıyor bahçenin her yanını, sanki kuşlar daha bir keyifle cıvıldıyorlar. Anneanne hünerli elleriyle örmüş olduğu danteliyle süslediği gümüş tepsisiyle getiriyor kahveleri. Yanında sakızlı minik lokumlarıyla incecik porselenden fincanlarımızı alıyoruz. İçime çektiğimde ruhumu arındırıyor kokusu. Nasıl da severim kahveyi. Ama o da ne (Öğlen oldu neredeyse, hemen kahvemizi içip kalkmamız lazım). Aceleyle kahvemi içip ayaklanıyorum. Oysa arkadaşım anneannesiyle özlem gidermekte, tadını çıkarmakta kahvesinin, bahçenin, güneşin, kuşların söylediği aşk şarkılarının. Anneanne ise kalbinden taşan sevgisini göndermekte, huzur dolu, sükûnet dolu, yavaşlıkla akan sevgisini. Bir an kapılıyorum o akışa. Zaman yavaşlıyor sanki. Sakinlikle etrafa bakıyorum. Kulaklarımda “Beethoven’s Silence”… Ağaçlar, çiçekler, masmavi gökyüzü, ayaklarımın altındaki yaşam kaynağı toprak, ilerideki çeşmeden su içen, oynaşan kuşlar… Ve yine dürtüyorum kendimi çünkü varmamız gereken bir yer var, yola devam etmeliyiz…
Sonunda yola çıkıyoruz, tabii giderken arkadaşım yine “Şuranın yemekleri çok güzel, çay molası verelim, burada bilmem ne zamandan kalma antik şehir var, fotoğraf da çekelim” diye duruyor. (Sanki turistik geziye çıkmışız, ulaşmamız gereken bir hedefimiz var bizim!) uyarılarım ve çabalarım sonucunda nihayet ulaşıyoruz hedefimize. Ah o arabayı ben kullansaydım…
Yıllar sonra fotoğraflara bakarken fark ediyorum ki, yüzümde hep bir telaş, bir türlü kontrol edemiyorum zamanı. Akıp gidiyor ellerimden, yetişmem lazım ona. Aynı karedeki arkadaşımsa bırakmış kendisini o sakin, ağır ağır hareket eden, hep yolunu bulan, bilge akışa. Güveniyor ona, biliyor ki yaşadığı her an bir şeyler katıyor kendisine, içine çektiği her deneyimle biraz daha zenginleşiyor ruhu. Hedefi belli, rotası belli ve o rotayı izleyeceğim derken etrafta olan bitenleri, içine çektiği kahveli nefesleri, güneşin aşka davetini kaçırmıyor. Nasıl olsa varacak. Biliyor ki zamanı kontrol etmeye çalışırken anı kaçıracak, sadece hedefe odaklanmışken yolculuğun tadını çıkaramayacak.

Bitti o yolculuk,
Şimdi ise yeni bir hedef, yeni bir yolculuk...

Belki bazen ihtiyacımız olan tek şey durmaktır, inanmaktır varacağımıza, derin bir nefes almaktır, fark etmektir, sevmektir yaşamın getirdiklerini, güvenmektir, şükretmektir.
Belki sadece gülümsemektir.
Rotayı çizip arada bir de direksiyonu bırakmaktır…

Şencan Gültutan, Öğrenci ve Yaşam Koçu